İnsanların bağımsız birer eyleyen olmayıp, yönlendirilebilir olmalarını sağlayan araçlardan bir tanesi cinsel eylemin sınırlarının çizilmesidir. Erkek ve kadın için ayrı ayrı tanımlanmış cinsel rol ve davranışlar, erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliğini sürdürecek/yeniden üretecek şekilde kurumlaşmıştır. Bu kurumlaşmada kadın cinselliği, erkeğin talebine yanıt verecek şekilde tanımlanmıştır. Bireyin kendi başına değil de, kendisinde varolan ve bir gereksinimi karşılayan şeylerden ötürü toplumsal olabildiği bugünkü
durumda, kadın kendisini ortaya koyarak değil
(kendisi olabilme şansı, aynı zamanda bu nedenden de hiç
olmadığından) kendinde olanı, bedenini ortaya koyarak toplumsallaşabilir. Kadın,
tanımlanmış normlara göre "güzel" olduğu ölçüde ya da anneliği aracılığıyla
toplumsallaşabilmekte. Bunun dışında kalan, kadınların cinsiyetleri bile
tartışma konusu olmaktadır.
Kadın ve erkek cinselliğinin farklı tanımlanışı, cinsel rollerin, dolayısıyla
toplumsal konumlanışın da farklı olması anlamına geliyor. Cinsel davranışın
tanımlanmış olan biçimlerindeki en küçük farklılaşmanın bile küfürlerin ve
alayların konusu olması (kaldı ki kadın bedeni herşeyiyle küfür malzemesi)
vurgunun cinsel eylemin kendisinden çok, dışlama aracılığıyla dayatılan bir
toplumsal kurumlanışın reddedilişine olduğunu gösteriyor.
Cinsel eylemin sınırlanışının, eylemin kendisiyle değil de toplumsal
kurumlanışla belirlendiğinin çarpıcı örneklerini yine Antik Yunan ve Roma'da
bulmak olası: kurulabilecek cinsel ilişkiyi belirleyen şey tarafların köle ya da
yurttaş, kadın ya da erkek, yetişkin ya da çocuk olmalarıdır. Burada anahtar
sözcükler "aktiflik" ve "pasiflik"tir. Yurttaş yetişkin erkek aktif olmalıdır;
onun pasifliği hiçbir şekilde hoş görülemez. Hele de aktif lezbiyenlik yapan
kadın aşağılıktır, öyle ya yetişkin yurttaş erkeğin rolüne soyunmuştur. Ancak,
yetişkin, yurttaş ve aktif erkeğin de tanıması gereken bazı erkler vardı:
karısı, köleleri ve metresiyle ilişkiye girebilir fakat hayvanlarla, tanrılarla
ve ölülerle giremezdi. Yine de bir kölenin efendisinin içine girmesi hoş
karşılanmazdı. ("becermenin" iktidarı ve küfürlerdeki yansısı burada gelişmeye
başlamış olsa gerek)
Bir diğer önemli gösterge de, Atina yasalarında, bir oğlana ya da kıza tecavüz
edenler için konan cezaların aynı olması, tazminatın toplumsal konuma göre
değişmesidir.
80’lerde Türkiye’de kadın hareketi, kendisini ifadelendirmeye çalıştığında,
sosyalistlerin de içinde olduğu geniş bir kesim tarafından, cinsel eylemin genel
eylemden aşağı görülerek ayrıklaştırılmış olmasından yararlanarak "bunlar cinsel
özgürlük istiyorlar" diye saldırıya uğramıştı. Erkeğin cinsel rolüne yönelik
tehditin motive ettiği bu saldırıların gerçeğinin farkına varılmadığından
"hayır..." diye başlayan bir dizi savunmayla ne kadar "masumane" istekler dile
getirildiği anlatılmaya çalışılmıştı. Öyle ya, kadınların bildikleri
(yaşadıkları değil) aslında sadece gördükleri cinsel davranış erkeğinkiydi. Bu
cinsel davranışın özgürcesi de her önüne gelenle yatağa girmek olabilirdi! Böyle
bir kavrayışın, biraz daha derinleşerek, cinsel eylemin tene, aslında tene de
değil cinsel organlara indirgenmesine dayadığı görülebilir. Kadın vajinası,
bunun sonucunda, erkek için olduğu kadar, kadın için de saplantı durumuna geldi.
Tecavüze uğrayan kadınlar için fiziksel acıdan çok, kişiliklerinin tümden yok
edildiği duygusu ağırlıktadır. Ama, fiziksel farklılıkları bir yana, erkeğin laf
atmasıyla, tecavüz etmesi arasında bir fark yok. Başka birçok durumda olduğu
gibi, bu iki durumda da kadınların onuru çiğneniyor, varlıkları yok sayılıyor.